20 Eylül 2010 Pazartesi

Show Must Go On....

Hey gidi günler nasıl da geçtin, nasıl da getirdin bizi şimdi buralara. İki ay sonra evden çıkacağıma hala inanamıyorum.

Zaten kendisi uzak olan bir otel odasında(!) pencerenin manzarasında kalan uzaktaki sarı zaman zaman maviye yaklaşan ışık hüzmelerine ara ara dalarak eski günler geliyor aklıma.

Askere gideceğim gün de böyle olacak gibi. Aklımın köşesindeki anılar odamı cılız da olsa aydınlatan hüzmeler gibi bir bir olsun eskiyecek, yaşanmışlık olarak beynin kendine has dehlizlerinde çıkarılmayı günü bekleyecek.

Eve her vardığımda artık bana ait bir yer değilmiş hissi geliyor ya galiba o da koyuyor insana. Hani derler ya şu duvarların dili olsaydı size neler anlatırdı diye. Boş bir laf olduğunu anlıyor insan fıstık yeşili duvar boyasının karşısında durduğunda.

Gelecek endişesi de kaplıyor içimi ara ara. Nasıl bir hayat durağıdır bu askerlik Allah aşkına. Bir düzen tekrar bozuluyor tekrar yapılıyor gibi. Bir otobüsten inip diğerine aktarma yapmak gibi benim için. Şoförleri aynı olmayan iki vasıta sonucunda yine aynı noktaya varabilmek...

Evdeki eşyaları düşünüyorum sonra. İlk günkü heyecanım geliyor önüme, nasıl da sevinmiştim oysa kullanmaya başlarken. Aynı yerde duracaklarına inandırmıştım kendimi. Ne de güzel kandırmışım kendimi hayatın durmadığı bir dünyada her şeyin değişebileceği gerçeğini göz ardı ederek.

Sonra arkadaşlarım geliyor önüme. Hey gidi koca şehir, senden daha çok onları özleyeceğim galiba.

İtiraf etmeliyim ki hayatımın her döneminde olduğu gibi bu değişimden de çok korkuyorum.

11 Haziran 2010 Cuma

Serbest_Piyasa_Adil_Mi? Olabilir!

Adil değilsin hayat, adil değil.
Uğraştığım şeylere birilerinin kolaylıkla elde ediyor olması
Mahvediyor beni.
Bu blog bunun örnekleriyle dolu.
Başka ne söyleyim.

******** :(
Lafım çok kısa,
Gelmiyor içimden bir şey yapmak ve etmek
Sen eşit olana kadar
Aynı yazı ve turası eşit olasıklı gelen bir zar gibi
Başka kişilere başka davranmayana kadar
Anla artık
Geçmişi unutmak çok zor
Kapkara ise üstelik
Oyynanan bu oyun son bulmalı artık
Maskeler düşene kadar da
Bu oyun hiç oynanmamalı
***********

23 Nisan 2010 Cuma

İyiler hep yalnız mıdır?

İyiler hep yalnız mıdır?
***
Arkadaşca söylenmiş bir sözün, sorulmuş bir sorunun arkasındaydı büsbütün yaşanmışlıklar. ( Gerçekten sadece iki yıl mıydı yedi saate sığdırılan, hatta sığdırılamayan anılar)

Sohbet etmek isteyen iki arkadaşın birbirlerinin gözlerinden çıkardıkları, kendi İstanbul denemelerini ve deneyimlerini anlatıp en sonunda dudaklardan dökülen zihinleri karıştıran ve kalbe saplanan bir tümceydi belli ki.

Ne güzel başlamıştı her şey oysa. İstiklal Caddesinin kalabılığında insanların omuzlarına çarpa çarpa yürünmüş, usulca Galata Kulesine sapılmış, daha sonra Galata Kulesinin tarihi binalar dolu arka sokaklarında bir pastanenin terasına çıkılmıştı. Terastan bir göz gizlice yedi tepeli kadının tümseklerinde gezinirken diğeri de ışıltılı mavilerde boğulup gitmişti. Güzelce dolu dolu manzaranın karşısında koyu bir sohbet başlamış, tatlılar yenilmiş, limonatalar içilmişti tam tepedeyken güneş.

Pastaneden kalkılıp Eminönüne doğru yürünmüş,köprüde balık tutan vatandaşlar izlenmiş, onlar üçer dörder balık çekerken bir gün de balık tutmaya köprüye gelmek gerektiğine karar verilmişti. (Genç Turkcellinin yapacağı 99 şeyden birisi :9)

Tünelden yukarıya çıkan iki vücut Taksimin arka sokaklarına kendilerini atmış, Küçük Beyoğlunda bulunan bir barın terasında biralar sıcak bir günün akşamında ikişer, üçer götürülmüştü. Kafalar güzelken zihinlerin gizli köşelerinde bulunana anılar bir bir canlanıp ete kemiğe bürünmüşcesine çıkmıştı ağızlardan.

İkisi de iyilerdi. Ah bu şehir yok muydu? Ne hallere sokmuştu zavallıcıkları. Önlerine ne yanlışlar(!) sunmuştu daha ilk dakikalardan. Biri kabuğuna çekilip kalmıştı, beklerken kendi halinde yanlış ve kötülüğün hiç bir zaman sirayet etmeyeceğini sanıyordu. Diğeri yaşanarak öğrenmek gerektiğine inanıyordu. Yaşayabilirdi ama aklı başında bulaşmazdı illetlere.

Dönüp baktıklarında ikisi de yalnızdı oysa. Birisi kendini zorla yalnızlığa hükmetmişti, birisi de kalabalıklarda yalnız kalmaya mahkum olmuştu bu şehirde.

Koskoca bir kalabalığın içinde iki yalnız...

Bir ara yalnızlar birleşmeli, birbirlerini bulmalı demeye yeltendi karşısı.

Günah ve yanlışlar her zaman daha çekiciydi be dostum iyilikten. Kalp ve akıl bir köşede bırakmazdı onları.

Steril yaşam böyle iyiydi, Ankara değildi be burası. Ne yapacaksın be dostum? Olmazdı işte.

Akıllarda kalan başlıktaki soru oldu neticede. İkisi de kalabalığın içinde yalnızca gittiler evlerine. İyiler mi kötüler mi tartışılır. Yine de kendilerini hala iyi olduğunu düşünmek istiyorlardı.

THE END

şebnem ferah-masum degiliz | izlesene.com

16 Nisan 2010 Cuma

Hayattan İstifa

***
Üzgünüm. Yaşanan her şey için, atılan veya atılmayan her adım için, açılmaya korkulmuş her kapı için...
***

Sadece buydu söyleyebildiğim, kendime itiraf edebildiğim.
Tek bir kelime: "Üzgünüm"
Bugün vardı, yarın yoktu işte
Hiç ummadığım bir anda bir mesaj: "İki hafta sonra gidiyorum"
Her gün konuştuğum, telefonu kapatmamak için türlü bahaneler uydurduğum insan
Zaman zaman inatlaştığım
Sesini duymayınca özlediğim
Kaybedince anladım değerini
Ya da bir alışkanlık oldu benimki
Ne olursa olsun
Parçalandı bu yürek yine sessizce,
Paylaşılmak üzere saklanan anılar usulca gitti bilinçaltına
Yine oldukları yerlere
Sessiz bir ağıttı benimki
Hiç kimse duymadı, görmedi ve bilmedi
Bilmedi gözyaşlarımı
***

İki devdik beraberken
Bir dev gitti, yavaşça çıkmak üzere hayatımdan
Cüce gibi kaldım
Koskoca arazide tek başına kalmış bir ağacım işte
Ne kadar büyüsem de nafile işte
Yine tek başına kendi kocaman dünyasında

***

Başarılar hayatında,
Yeniden karşılaşmak,
Kendimizden de büyük işler
Bir kez daha yapmak dileğiyle

21 Mart 2010 Pazar

AŞK YENİDEN

Yeniden, yeniden...

Çok mutluyum. (Aman nazar değmesin.)

Kim derdi ki bir telefon gelecek ve hayatım bu kadar değişecek deseler inanamazdım.

Oldu :) oldu.

Karşılıklı özür faslı tamamlandıktan sonra...

Her şey kaldığı yerden devam mı..

Cevabı bu hafta içinde.

Seni seviyorum hayat.

Kapıları kapatmadığın için, varlığımın bir anlamı olduğunu hissettirdiğin için

Aşk yeniden,



Yeni Türkü - AÅ�k Yeniden
Yükleyen barrlass. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

19 Mart 2010 Cuma

Mola

Bugün mola verdim kendime, her şeye.

Herşey dört bir yanda, dört bir alemde şu an.

Kendi kendime yol alıyorum ufaktan,almaya çabalıyorum.

İçimde ufak bir sızı var sadece, kafam yorgun

Hayatım paramparça zaten.

Geldim geleli hiç bu kadar özlememiştim annemi.

Sarılmak geliyor içimden.

Anne diye haykırmak

Bırakmamak saatlerce

Konuşmuyorum uzunca telefonlarda onunla

Biliyorum sesimin titreyeceğini konuştukça



Bugün fark ettim de

Yarışan arabalar gibiyiz-metroda bile.

Zor şehir, zor insanlar

İçiçe geçmiş, karmakarışık bir ağ

Her yol farklı yerler gibi gözükse de aynı yere çıkıyor


Ne var burada sanki,

Uğraştın beyhude belki

Dön köyüne diyor iç ses

Terk-i diyar eyle


Kolay değil misin halbuki

Bir o kadar geçirgen

Nasıl sirayet etmedi

Nasıl iliklerinde hissetmedin

Aynı battaniye değil mi örttüğünüz

Nasıl aynı ısıyı yakalayamadın


Olmadı be dostum

Olmadı

Bir örnek hayatlardan farklıydı

Benim yaşam

Değerler anlayışlar farklıydı

İç ısı yeterdi

Battaniye falan anlamadı bu yürek

Attı üstünde usulca

Olmadı işte

4 Şubat 2010 Perşembe

İletişimsizlik

Ne yalan söyleyeyim. Ne kadar üzülmedim desem de üzüldüm.

Esasında bu konuyu konuşmak istemiştim sabahın köründe mail atarak.

Hani şöyle şöyle gitmeyecek miydik, karar vermiştik ya diye hatırlatacaktım.

Neyse ki acı(!) gerçeği iş yerinde öğrenmedim de günüm kötü geçmedi. Tek tesellim o.

Ah! Ah! Ah!

Esasında bu olayla iletişimimizin ne kadar kopuk olduğunu da anlamış oldum.

Bu böyle gider mi bunu da zaman gösterecek.

Üzgünüm daha fazla kelime sarf etmesem iyi olacak.

Artık diğer sözlere bakıyorum. Onları da burada sıralayım
1)Taksim-gece
2)Grouping activity
3)Berber

İnşallah bunlar olur.

Gerçi yazdıktan sonra....

30 Ocak 2010 Cumartesi

Delilik



Asla inanmamalı ben hep varım diyene. Asla....

16 Ocak 2010 Cumartesi

Karanlık bir günün akşamında içine kadar işliyen soğuğa, karanlığın gölgesinde kalan yüreğine ve aklına inat oturdu yine bilgisayarın başına.

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”

Kendi kendine söylenirken iki gündür tutulmuş olan bedeni tepkisiz halde kalakalmıştı. Geçmişin yanlışlarını, hatalarını taşımadan ilerlemek istiyordu bu hayatta. Biliyordu kendisini. Nice zaman bu raddeye kadar gelmiş cesaret edememişti işte. Şimdi yine sessizce o zamanlardan birini yaşıyordu.

Tek suçu belki insanlara inanması, sonuna kadar güvenmesiydi. Hele karşısında sevdiği birisi oldu mu ne çabuk üstünü örtüyordu yaşanılan acı olayları. Sevmezdi insanlara kırgın olmayı, dayanamazdı insanları üzmeyi. Kendi üzülür yine de hüzünlere boğmazdı çevresindekileri.

Yarası daha derinleşip kan ılık ılık akmaya başladığında, göz pınarlarının çeşmesi açıldığında ve gönül yorgun olduğunda söylenirdi işte kendi kendine. Tanrıya bir duaydı bu belki de. Yapamadığı şeyleri havale edeceği, olmazı olur kılacak bir varlık olmalıydı bu hayatta. O varlık korurdu onu kötülükten, atmazdı ruhunu çamurlu sulara, karanlıkta bırak(a)mazdı hiçbir zaman onu. Çocukluğundan beri hep buna inanmıştı oysa. Görünmez bir el zaman gelir onu pohpohlar, yeri gelir onu kaldırır, an gelir onu çıkartırdı düştüğü kör kuyulardan.