10 Kasım 2009 Salı

BİR YAZ RÜYASI & BİR KIŞ MASALI...

Gözlerle anlaşır insanoğlu, gözlerinin içiyle güler. Oradan dökülen yaşlarıdır acısının ifadesi. Bir hayatın tanığı bu gözler her sabah başka bir tanıklığa uyanır. Kulağın işitemediği, burnun koklayamadığı, dilin tatamadığı günahlara şahitlik eder kimi zaman. Sözsüz cümlelerin, sessiz tümcelerin kaynağıdır. Sessiz ama manalı cümlelerin...

Daha geçen seneydi. İlk defa bu hayatta öğrendiğim bir şeyle tanıştırdı beni kendi gözlerim. “Göz Yanılması”. Tabii ya, nasıl gelmezdi insanın aklına! Bu gözler sadece görürdü, bakmazdı derinden. Anlayamazdı üstü iyice kapatılmış yalanları. Hele bir de sevgi dolu bir kalbi olursa insanın. İşte bu gözler kalbe yataklık ederdi, incelemeden sadece görme eylemini yerine getirirdi. Taa kendileri buğulana kadar bu hikaye böyle devam ederdi.

Temmuz sıcağında güneşin yaktığı bedenimi soğutan göz pınarlarımdan akıp giden su damlalarıydı. Bir rüyanın kabusa dönüşmesiydi yaşanan. Hem de ne kabus. Soluk soluğa kalmış, bir bardak suya hasret kalmış vücudun bir yaz rüyasından uyanmasıydı.

Yıkılmıştı tüm duvarlar, tüm çıplaklığı ile serili manzaradan daha kolay seçti bu gözler. Aldanılmışlık vardı ya ortada, işte o an kalp sönüvermişti üstüne su dökülen bir ateş gibi. Bir sessizlik çökmüştü üstüne. Pır pır atan bir yürekti oysa birkaç dakika önce, şimdi ise durma noktasında bir çizgi...

Hayat durmuştu o an, herşey renksizdi en siyah beyazından. Gözler görmüyordu artık eskisi gibi. Feri sönmüştü bir kere. Öyle bir hataya düşmüştü ki artık konuşacak hali yoktu. Bir kenarda suç işleyen çocuğun verilecek cezayı beklemesi gibi bekliyordu kendi halinde işte. Kim cezalandıracaktı onu? Kim kilit vuracaktı? Kalp vuramazdı haliyle, günah ortağıydı sonuçta, o da suçluydu ya! Akıl girdi devreye, büyük bir cesaretle atladı ortaya.

Tartmak gerekirdi. Ölçüp biçebilmek... Filtreleme yeteneğini kazandırabilirdi işte. Bir daha aldanılmamak üzere söz vermişti herkese. Kendisi her duyuya, her organa bir şey ekleyebilse bir daha düşülmezdi bu duruma.
Karar verildi o an. “Hey zor zamanların hızırı akıl, bari sen çıkar bizi bu tutulmadan.” Bu ses yankılandı bütün damarlarda, dalga dalga yayıldı bütün hücrelere. Daha farklı bir enerji yayıldı önce. Enerjinin bir kısmı felç etti tüm vücudu, hissizleştirdi. O an için doğruydu belki bu karar. Duyguların karışmasıydı belki aklı engelleyen. “Ah! O duygular yok muydu?” Nasıl da yönlendirirdi insana bir batağa(!). Sezmişti akıl, duygularını saklayanlar içindi bu dünya. Sadece saklamak da değildi hissedilmeyecekti her şey. Akıl zaten biliyordu hepsini, kendisi hallederdi neyin ne zaman hissedileceğini.

Yaklaşık bir buçuk, iki ay sonraydı.

Akıl komutanlığındaki vücut için her şey daha iyiye gidiyordu. Yapılamaz, olmaz denen hedefler bir bir aşılıyor, hiç kapanmaz denen yaralar giderek kabuk bağlıyordu. Herşey o kadar hızla değişiyordu ki..Eskilerinin yerini büyük bir hızla yeniler alıyor, her gün bir önceki güne göre daha iyi oluyordu. Göz sürekli inceliyordu artık. Eskisi kadar çakmak çakmak bakmıyor, akla danışıyor, aklın filtresinden geçebildikten sonra ancak görüyordu birşeyleri.

Yeni bir masal başlamıştı anlaşılan. Masal dediğime bakmayın aslında. O gün her şey herkes masal değilmişcesine yaşanıyordu, yaşatılıyordu. Hızlı akan hayatı tüketen bizler sanki hiç bitmeyecek sanıverirdik ya her şeyi. Kulağımıza fısıldanmıştı çünkü çocukluğumuzda “Her şey bizim içindi.” Günler kısalırken hava soğurken şen kahkalar vardı akılda, kalpte artan sıcak bir samimiyet. Akıl izin vermişti göze. Bazı şeyleri artık kendi başına görebilirdi. Yorulmuştu ne de olsa o da, artan sorumlulukların bir kısmını devretme zamanıydı.

Bir kış masalı...

DEVAMI GELECEK

5 Kasım 2009 Perşembe

FIKRA:)

Bir gün Ali, öğretmeni Ayşe Hanıma giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu:

- Sorun nedir Ali?
- Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum.

İstek konusunda bilgi verilen Müdür Ali'ye bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu. Ali tereddütsüz kabul etti ve test başladı.

- Söyle bakalım Ali: 3X4
- Oniki

- Peki 6X6
- Otuzaltı Müdür Bey

- Japonya'nın başkenti
- Tokyo

Ve test bir saat sürdü, Ali hiç hata yapmadı. Test sonunda Ali'nin öğretmeni de soru sormak istedi. Ali ve Müdür bu isteği kabul ettiler.

Öğretmen sorulara başladı:

- İneklerde dört tane, ben de iki tane olan nedir?
- Bacaklar öğretmenim!

- Doğru! Peki; senin pantolonunun içinde olup, benim pantolonumun içinde olmayan nedir?
Müdür bu soruya çok şaşırır.
- Cepler öğretmenim.

- Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir. Velet tereddütsüz yanıt verdi:
- Afrika'dır öğretmenim.

Yumuşak olup, kadınların ellerinde sertleşen nedir?
Müdür gözleri fal taşı gibi açılmış tam konuşacakken Ali yanıtladı:
- Tırnak cilası.

- Peki. Bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir?
Müdür kulaklarına inanamıyordu.
- Yatak öğretmenim.

- Kadın vücudunda en nemli organ hangisidir?
- Dil öğretmenim.

Nefes nefese kalan Müdür test'i bitirmeye karar verdi ve:
- Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğrudan Üniversiteye göndereceğim.

Çünkü ben bütün sorulara yanlış cevap verdim!

3 Kasım 2009 Salı



BİR YORUM...



Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldayım
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
“ (Aşık Veysel)





Hayat...



Aşık Veysel'in tarif ettiği gibi ne kadar da basit bir şey oysa. Düşünün, sadece iki kapılı bir han. Zaten bir kapısından içeri girmişiz, diğer kapıya ise her soluk alışımızda daha çok yaklaşıyoruz.
Ne yazık ki hanın yıkık dökük olması da tuğlalarının altından yapılmış olması da anlatılanları değiştirmiyor.


Salt bize elimizdeki olanaklarla hana birşeyler katabilme, onu daha yaşanabilir kılabilme kalıyor.
Benim için ise yukarıdaki cümleye ek olarak bir şey daha var.

Handa bulunan yoldaşların da aynı ölçüde hanı sevebilmeleri...


Başka bir ifade ile “Mızrak Sapla(n)ması”.

“Mızrak”. Profil adımın ta kendisi. Tesadüfen seçtiğim bir kelime. İlk başlarda beğenmediğim, ilginç bir ad bulana kadar kalsın dediğim, çok sonları ise anlamlandırdığım ve içini doldurabildiğim bir sözcük.


“Mızrak Sapla(n)ması” ise ender insanda bulunan bir kabiliyet, yetenek benim gördüğüm.


Mızrak... İnsanoğlunun tarihindeki en ilkel av ve savaş aracı. Tahminim odur ki ilk insanın gözlemleye gözlemleye, deneye yanıla basit bir tahtanın ucunu sivriltmek suretiyle yaptığı bir nesne. Bir anlamda daha en başında, sivri olan bir maddenin insan bedeninde ne büyük yaralar açabildiğinin, ne kadar pasifize edebildiğinin ve tahayyül edilemeyecek kadar güçsüz düşürebildiğinin keşfinin bir resmi. Doğa ile insanoğlu arasındaki etkileşimin apaçık bir portresi.

Söz konusu sivriliğin dilimize olan yansımaları ise o kadar geniş ki: sivri akıllı, sivri biber, sivri dil vs..Her biri acı duyulan, aşırı bir olayın tasvirleri niteliğinde.



Sözün kısası mızrak gibi çok basit bir aletin insan bedenine ve ruhuna kendinden beklenemeyecek ölçüde yaptığı darbeler anlatmak istediğim.



DEVAMI YARIN