3 Kasım 2009 Salı



BİR YORUM...



Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldayım
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece
“ (Aşık Veysel)





Hayat...



Aşık Veysel'in tarif ettiği gibi ne kadar da basit bir şey oysa. Düşünün, sadece iki kapılı bir han. Zaten bir kapısından içeri girmişiz, diğer kapıya ise her soluk alışımızda daha çok yaklaşıyoruz.
Ne yazık ki hanın yıkık dökük olması da tuğlalarının altından yapılmış olması da anlatılanları değiştirmiyor.


Salt bize elimizdeki olanaklarla hana birşeyler katabilme, onu daha yaşanabilir kılabilme kalıyor.
Benim için ise yukarıdaki cümleye ek olarak bir şey daha var.

Handa bulunan yoldaşların da aynı ölçüde hanı sevebilmeleri...


Başka bir ifade ile “Mızrak Sapla(n)ması”.

“Mızrak”. Profil adımın ta kendisi. Tesadüfen seçtiğim bir kelime. İlk başlarda beğenmediğim, ilginç bir ad bulana kadar kalsın dediğim, çok sonları ise anlamlandırdığım ve içini doldurabildiğim bir sözcük.


“Mızrak Sapla(n)ması” ise ender insanda bulunan bir kabiliyet, yetenek benim gördüğüm.


Mızrak... İnsanoğlunun tarihindeki en ilkel av ve savaş aracı. Tahminim odur ki ilk insanın gözlemleye gözlemleye, deneye yanıla basit bir tahtanın ucunu sivriltmek suretiyle yaptığı bir nesne. Bir anlamda daha en başında, sivri olan bir maddenin insan bedeninde ne büyük yaralar açabildiğinin, ne kadar pasifize edebildiğinin ve tahayyül edilemeyecek kadar güçsüz düşürebildiğinin keşfinin bir resmi. Doğa ile insanoğlu arasındaki etkileşimin apaçık bir portresi.

Söz konusu sivriliğin dilimize olan yansımaları ise o kadar geniş ki: sivri akıllı, sivri biber, sivri dil vs..Her biri acı duyulan, aşırı bir olayın tasvirleri niteliğinde.



Sözün kısası mızrak gibi çok basit bir aletin insan bedenine ve ruhuna kendinden beklenemeyecek ölçüde yaptığı darbeler anlatmak istediğim.



DEVAMI YARIN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder